Hadi bir daha yapsana!

Oğlunun, kendisine birkaç saat evvel satın almış olduğu şapkasıyla birlikte, trenin penceresinden başını dışarı çıkarıp sarktığını gören baba, birkaç kez oğlunu ikaz etmiş içeri girmesi için. Fakat küçük afacan babasının uyarılarını duymazlıktan gelip rüzgarla arasındaki oyuna devam etmiş, baba ne kadar, oğlum yapma, içeri gir, şapkanı düşüreceksin, dediyse de küçük afacanı iknâ etmesi mümkün olmamış.

En nihayet sabrı tükenen baba, çocuğun farkedemeyeceği bir şekilde başından şapkayı kapıp, bak gördün mü, demiş, ben seni uyarmıştım, işte sonunda şapkanı düşürdün!

Şapkasını kaybettiğini sanan çocuk tabii bu duruma çok üzülmüş ve gözünde iki damla yaşla tam da mahzun mahzun yerine oturacakken, babası, elinde tuttuğu şapkayı ona gösterip, al şu şapkanı bakalım, fakat bir daha da satren2kın trenin penceresinden başını çıkarıp sarkma, olur mu, diye oğluna tenbihte bulunmuş. Çocuk babasının elinden sevinçle şapkasını alıp bir süre uslu uslu oturmuş.

VE çok geçmeden tekrar pencereye koşmuş, heyecanla şapkasını dışarı fırlattıktan sonra babasına yalvaran gözlerle bakıp şöyle demiş:

Babacığım, n’olur demin yaptığının aynısını bir daha yapsana!

Hakikate işaret etmek kadar hakikate nasıl işaret edilebileceğini de önemseyenler için bu hikâyenin gayet elverişli imkânlar sunduğunu bilmem benim gibi sizler de kabul eder misiniz?

Kendilerini, hakikate —hakikatten her ne anlıyorlar ise!— işaret etmek mevkiinde görenlerin başkalarını uyarmak ve onları kendilerini bekleyen tehlikelerden korumak amacıyla başvurdukları masum hilelerin işe yarayıp yaramaması önemli değildir aslında. Önemli olan bu hilelerin bir hile olduğunu ortaya çıkaracak sevimli safdilliklerin başlarına açtığı/açacağı gailelerdir.

Bu bakımdan hakikate, ne kadar iyi niyetlerle kullanılırsa kullanılsın, hakikat değeri taşımayan, hakikate layık olmayan, kısaca gayr-ı hakikî araçlardan istifade edilmek suretiyle işaret edilemeyeceğini bilenler, hakikatle aralarında varolan nisbeti korumanın, hakikat sevdalılarının miktarını artırmaktan çok daha önemli olduğunu da bilirler.

Buna mukabil, hakikati temsil etmeyen, temsil etmek ne kelime, hakikate nisbeti bile olmayan masum hilelerden medet umanlar, muhataplarının, o hilelerin her hâlukârda tekrarlanması talebinde bulunacaklarına ihtimal vermedikleri gibi, kendilerinin bu hileleri her zaman tekrarlayamayacaklarını unuturlar ve böylelikle haramda şifa arar duruma düşmekten de kurtulamazlar.

Uyarılar kâr etmediğinde, söylenenler bir işe yaramadığında, kişinin muhatabını kendince doğru yola getirmek için başvuracağı yöntem, sadece hakikatin kendisine işaret etmekten başkası olamaz.

Sadece işaret etmek.

Evet, sadece ima etmek.

Açıkça göstermek veya teşhir etmek değil, sadece ama sadece işaret ve ima etmek.

İşte bu, anlatım sanatını, yani dolayımı mümkün, hatta mevcud kılan vasattır; sanat bu dolayımın ürünüdür.

İrfanın (bilgeliğin) niçin sanatkârâne deneyimlerden yararlanmaksızın tezahür edemediği, neden dolayıma başvurmaksızın kendisini tebarüz ettiremediği sualinin cevabını bulamayanlar, anacaddelerde pazarlanan, teşhir edilen piyasa mamullerini arasokaklarda saklı duran bilgelik kırıntılarına tercih edenlerden başkası değildir. Dolayısıyla böylesi bir açıklığa râm olmak demek, ancak sathî olanla (satıh üzerinde varolabilenle) yatıp kalkmanın bedelini ödemek, cismi, sureti, şekli, hadi bir adım daha gidip söyleyelim, somut olanı kutsamak alışkanlığının kadîm cezasına çarpılmak demektir.

Bilgeliğin mukallidleri, dün yaptıklarının aynısını bir daha yapamayanlardır.

Sözümona bilgeliğin talipleri ise, yapılanın aynısının bir daha yapılmasını istemek gafletiyle meşbu safdillerdir.

Bu ne de trajik bir hikaye, demeyelim de önce biz bu hikâyenin hangi tarafında yer tuttuğumuza bir bakalım.

Evet, hangi tarafında yer aldığımıza değil, hangi tarafında yer tuttuğumuza.