hürriyet!

Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.

Bu kelimeyi bugün sadece siyasî mânasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman mânasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği hâlde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık.

Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını hâline giren o büyülü hâzinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.

Nihayet şu kanaata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, -haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa beni artık ayıplayamaz, kendine ait bir lügati kullandığım için benimle alay edemez!- bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor.

Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvelâ, burası zannımca en mühimidir, onu bana hiç kimse vermedi.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Roman

Ahmet Hamdi Tanpınar

Ol! demeden olmaz…

Mü’min / 68

هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ فَإِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

O, hayatı veren ve öldürendir. Öyle ki bir işe hükmettiği zaman, artık ona sâdece: “Ol!” der; (o da) hemen oluverir!

Her işi Allah’a bağlamak lazım, her işte ve her işin her aşamasında O’nun müdahalesi vardır.

Bu ayetin son kelimesi olan ‘فَيَكُونُ‘ kelimesine türlü türlü meal veriliyor. ‘oluş sürecine girer’, ‘olmaya başlar’ gibi. Bu meal biçimi şeklen doğru olsa da bir şeyi gizlemesi hasebiyle eksiktir. Bu kelimenin ilk harfi olan ‘ف‘ harfi İSTÎNÂF HARFİdir.

İstînafiye harfi: Birbirine atfetme imkanı olmayan iki cümle arasında (biri emir diğeri muzari olması gibi) geldiği zaman bu adı alır. İstînafiye harfinden öncesinin dilek (talep, inşa), sonrasının haber (bildirme) kipi olması veya tersi olması halinde ortaya çıkar.

Bir şey oluyorsa O dediği içindir!

 

[fruitful_sep]

Bakara 117  بَدِيعُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Âl-i İmrân 47   قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ قَالَ كَذَلِكِ اللَّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Mü’min 68   هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ فَإِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
En’âm 73   وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَيَوْمَ يَقُولُ كُنْ فَيَكُونُ قَوْلُهُ الْحَقُّ وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ
Nahl 40   إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Meryem 35   مَا كَانَ لِلَّهِ أَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍ سُبْحَانَهُ إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Yâsîn 82   إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

 

Selamun Aleykum

En’âm / 54

وَاِذَا جَٓاءَكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۙ اَنَّهُ مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءاً بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَصْلَحَ فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Ayetlerimize iman edenler yanına geldikleri zaman kendilerine şöyle de: “Allah’ın selâmı üzerinize olsun. Rabbiniz rahmetiyle tecellîyi irade buyurdu, içinizden biri bilmeksizin bir masiyet işler de arkasından döner kendini ıslah ederse ona karşı gafûr olmayı, rahîm olmayı irade buyurdu. 55. Bizler hakkın yolu da, mücrimlerin yolu da âşikâr olsun diye âyâtımızı böyle ayrı bildiriyoruz.

Aldanmak

Hadîd / 14
يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ

Münafıklar o gün mü’minlere seslenirler: “Biz sizinle beraber değil miydik?” Mü’minler: “Evet beraberdiniz” derler. “Fakat siz kendinizi, kendiniz yaktınız. Hep mü’minlerin felaketini gözlediniz. İslâm dini hakkında şüphe ettiniz, sizi kuruntular aldattı, sizi o çok aldatan şeytan veya dünya Allah’a karşı güvendirerek, sizi Allah ile aldattı da nihayet ölüm veya Allah’ın azabı gelip çattı.”

Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene vahy etmiştik

Tâ-Hâ / 38

 

 

اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ

Bu ayetin mealini okurken bir sual geliverdi:

“‘vahyedilecek şeyi vahy etmiştik’ ne anlama gelir?”

Meal şöyle: “Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene vahy etmiştik.” 

Böyle bir cümle yapısını yerine ‘Bir zaman annene şöyle vahvettik‘ denilse olmaz mı? şeklinde bir sual!

Arapça olarak, sonraki ayeti de dikkate alarak, incelemek lazım tabii ki!

 اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ اَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِيَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَعَلٰى عَيْنِي

 

Musa’yı sandığa koy; sonra onu nehire (Nil’e) bırak; nehir onu kıyıya atsın da benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın

Burada مَا ismi mevsulü ile sonraki cümleye geçiş yapılıyor. Sonraki cümle ise …يُوحٰىۙ اَنِ اقْذِفِيهِ şeklinde devam ediyor. 38.ayet tek başına meallendirilince Türkçe’ye göre zorlama bir yapı ortaya çıkıyor:

Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene vahy etmiştik.

39.ayette de ayetin ikinci kısmında muhatap değiştiği, hz Musa olduğu, halde meal yapılırken dikkatsizlik yapılıyor!

Zaman yok!

Hz Muhammede söylüyor

Hz Musayı anlatıyor

Hz Musanın annesine olan vahiy Hz Musaya hatırlatılıyor