Hadi bir daha yapsana! (II)

“Harikuladelikler” (!) karşısında şaşkına dönen her genç (!) zihin, şaşkınlığının semeresini, kendisini şaşkına çeviren “numara”nın tekrarlanması halinde ancak devşirebileceğini düşünür ve şaşkınlığı arttıkça, şaşkınlığından aldığı hazzı da artırmaya çalışır. Şaşkınlığın verdiği hazzın merak ve tecessüse dönüşmesi gerekirken, başka bir deyişle, hayreti ona “hakikat’in talibi/takipçisi” vasfını kazandıracakken, o hayretinden bilgiyi hasıl etmek yerine, kendisini şaşkına çeviren numaracıya “hayran” olmakla yetinir. Tek başına “hayranlık” ona kafi gelir; aldığı hazzın başını döndürüyor olması pek tabii ki onun bilgi’nin emek isteyen vadilerine adım atmasını sağlamaz; hep dönmek, döndürülmek ister, gerisini düşünmez. Öyle ki kendisini şaşkına çeviren, şaşkına çevirmekle başını döndüren, başını döndürdükçe tam da genç beyinlere mahsus zevki kendisine tattıran “numaracı”lara medyun olur. Kulluğa, köleliğe yatkınlığı da bundandır. Bilgi sahibi, tavır sahibi, istikamet sahibi olmak yerine, kolayca “tabi olmanın”, numaralardan aldığı hazz ve zevkin idamesini mümkün kıldığını/kılacağını o da bilir. VE bu yüzdendir ki abilerinden, üstadlarından, metbularından sürekli “numara” bekler, her daim onlara “Hadi bir daha yapsana!” demekten kendini alamaz. Okurken, düşünürken, araştırırken bilgi’ye ulaşmayı, hakikate kavuşmayı değil, bulunduğu mertebedeki şaşkınlığın hasıl ettiği zevkin sürmesini arzu eder.

Çevrenize dikkatle bakarsanız, etrafınızın, hayatını “Hadi bir daha yapsana!” demekle geçirmiş, bir süre sonra istekleri yerine getiril(e)meyince de bu oyundan vazgeçmiş zavallılarla dolu olduğunu görürsünüz; gençlik yıllarına mahsus şaşkınlıkların peşinden koşup kendilerini şaşkına çeviren numaraların hakikatini öğrenmek yerine, bu numaraların sürmesini istemiş zavallılarla… O kendilerine hayran oldukları numaracı abilerin, numaracı yazarların, numaracı önderlerin şapkalarını geri getirebilecek güçten yoksun olduklarını farkettiklerinde, beklenti dolu, tebessüm dolu yüzleri hemen abuslaşır, solar; o anda ihanete uğradıklarını düşünürler tabiatıyla… Ne gariptir ki yine şaşkındırlar ve fakat bu sefer şaşkınlıkları kendilerine hazz ya da zevk değil, bilakis acı ve ızdırap verir, hatta bir tür korkuya, itimatsızlığa, güvensizliğe dönüşür.
Gençlik yıllarında tüm samimiyetleriyle bir fikre, bir ideolojiye mensup oldukları, o fikir, o ideoloji uğruna birçok şey yaptıkları halde, orta yaşlara gelince alıklaşan, ahlaksızlaşan, herşeyi mübah görmeye başlayan “eski tüfekler”in (!) temel sorunu budur işte. Onlar hayran olmuşlar, hayran olmakla yetinmişler ve bütün gençliklerini hayranlıklarını sürdürecek numaraların peşinden koşmakla geçirmişlerdir. “Hadi bir daha yapsana!” şeklindeki talepleri de bir daha (ikinci kez) karşılık görmeyince de küsüp “Bari bundan böyle işimize bakalım” demeyi daha akıllıca bir seçenek olarak görmüşlerdir.
Hepsi mi böyle yapmıştır?
Elbette hayır! Çoğu böyle yapmıştır onların… Bir kısmı da eski numaracı abilerinin yerine geçip arkadan gelenlerin şapkalarıyla aynı oyunu sürdürmeyi denerler. Oyuna o denli alışmışlardır ki oyunun neresinde yer aldıkları artık önemli değildir. Üstelik hayran olmak yerine, -geçici bir süre için de olsa- başkalarını kendilerine hayran bırakmanın zevkini tadarlar. Aldanan değil, aldatan mevkiinde olduklarından hayran kalmaktan hasıl olan zevki, hayran bırakmaktan hasıl olan zevkle değiştirmekte bir beis görmezler.
Şaşkına dönmek, esasen utanılacak bir durum değildir. Bilakis şaşkına dönmek, şaşkına dönebilecek bir mizaca sahip olmak fazilettir. Sorun, şaşkına dönmekten/döndürülmekten değil, bu şaşkınlığın hazzıyla yetinmekten; her daim başkalarının kendisine “numara” yapmasını beklemekten kaynaklanır.
“Numaracılar” hep vardı, halen de var ve olmaya da devam edecekler. “Numara meraklıları” da keza. Bu o denli büyük bir çarktır ki dışarıda kalabilenleri pek yok gibidir.
Çarkın dışına çıkanların ya da kendilerini bir biçimde çarkın dışına atabilenlerin “Biz de gençken bu tür şeylere inanırdık” yollu palavralarına kanmamalı; aksine onlardan halihazırda zevk aldıkları “numara”nın ne olduğu sorulmalı.
Size bir Latin atasözü: “Hiç kimse sonradan dalalete düşmez!”

Hadi bir daha yapsana!

Oğlunun, kendisine birkaç saat evvel satın almış olduğu şapkasıyla birlikte, trenin penceresinden başını dışarı çıkarıp sarktığını gören baba, birkaç kez oğlunu ikaz etmiş içeri girmesi için. Fakat küçük afacan babasının uyarılarını duymazlıktan gelip rüzgarla arasındaki oyuna devam etmiş, baba ne kadar, oğlum yapma, içeri gir, şapkanı düşüreceksin, dediyse de küçük afacanı iknâ etmesi mümkün olmamış.

En nihayet sabrı tükenen baba, çocuğun farkedemeyeceği bir şekilde başından şapkayı kapıp, bak gördün mü, demiş, ben seni uyarmıştım, işte sonunda şapkanı düşürdün!

Şapkasını kaybettiğini sanan çocuk tabii bu duruma çok üzülmüş ve gözünde iki damla yaşla tam da mahzun mahzun yerine oturacakken, babası, elinde tuttuğu şapkayı ona gösterip, al şu şapkanı bakalım, fakat bir daha da satren2kın trenin penceresinden başını çıkarıp sarkma, olur mu, diye oğluna tenbihte bulunmuş. Çocuk babasının elinden sevinçle şapkasını alıp bir süre uslu uslu oturmuş.

VE çok geçmeden tekrar pencereye koşmuş, heyecanla şapkasını dışarı fırlattıktan sonra babasına yalvaran gözlerle bakıp şöyle demiş:

Babacığım, n’olur demin yaptığının aynısını bir daha yapsana!

Hakikate işaret etmek kadar hakikate nasıl işaret edilebileceğini de önemseyenler için bu hikâyenin gayet elverişli imkânlar sunduğunu bilmem benim gibi sizler de kabul eder misiniz?

Kendilerini, hakikate —hakikatten her ne anlıyorlar ise!— işaret etmek mevkiinde görenlerin başkalarını uyarmak ve onları kendilerini bekleyen tehlikelerden korumak amacıyla başvurdukları masum hilelerin işe yarayıp yaramaması önemli değildir aslında. Önemli olan bu hilelerin bir hile olduğunu ortaya çıkaracak sevimli safdilliklerin başlarına açtığı/açacağı gailelerdir.

Bu bakımdan hakikate, ne kadar iyi niyetlerle kullanılırsa kullanılsın, hakikat değeri taşımayan, hakikate layık olmayan, kısaca gayr-ı hakikî araçlardan istifade edilmek suretiyle işaret edilemeyeceğini bilenler, hakikatle aralarında varolan nisbeti korumanın, hakikat sevdalılarının miktarını artırmaktan çok daha önemli olduğunu da bilirler.

Buna mukabil, hakikati temsil etmeyen, temsil etmek ne kelime, hakikate nisbeti bile olmayan masum hilelerden medet umanlar, muhataplarının, o hilelerin her hâlukârda tekrarlanması talebinde bulunacaklarına ihtimal vermedikleri gibi, kendilerinin bu hileleri her zaman tekrarlayamayacaklarını unuturlar ve böylelikle haramda şifa arar duruma düşmekten de kurtulamazlar.

Uyarılar kâr etmediğinde, söylenenler bir işe yaramadığında, kişinin muhatabını kendince doğru yola getirmek için başvuracağı yöntem, sadece hakikatin kendisine işaret etmekten başkası olamaz.

Sadece işaret etmek.

Evet, sadece ima etmek.

Açıkça göstermek veya teşhir etmek değil, sadece ama sadece işaret ve ima etmek.

İşte bu, anlatım sanatını, yani dolayımı mümkün, hatta mevcud kılan vasattır; sanat bu dolayımın ürünüdür.

İrfanın (bilgeliğin) niçin sanatkârâne deneyimlerden yararlanmaksızın tezahür edemediği, neden dolayıma başvurmaksızın kendisini tebarüz ettiremediği sualinin cevabını bulamayanlar, anacaddelerde pazarlanan, teşhir edilen piyasa mamullerini arasokaklarda saklı duran bilgelik kırıntılarına tercih edenlerden başkası değildir. Dolayısıyla böylesi bir açıklığa râm olmak demek, ancak sathî olanla (satıh üzerinde varolabilenle) yatıp kalkmanın bedelini ödemek, cismi, sureti, şekli, hadi bir adım daha gidip söyleyelim, somut olanı kutsamak alışkanlığının kadîm cezasına çarpılmak demektir.

Bilgeliğin mukallidleri, dün yaptıklarının aynısını bir daha yapamayanlardır.

Sözümona bilgeliğin talipleri ise, yapılanın aynısının bir daha yapılmasını istemek gafletiyle meşbu safdillerdir.

Bu ne de trajik bir hikaye, demeyelim de önce biz bu hikâyenin hangi tarafında yer tuttuğumuza bir bakalım.

Evet, hangi tarafında yer aldığımıza değil, hangi tarafında yer tuttuğumuza.

Namaz İnsanı Kılar!

namazÂdemoğlunun ne türden bir yaratık olduğuna dair bilgi kendi bedenine yapışık değildir. Oysa diğer yaratıkların bedenleri varlıklarını açıklıyor. Yer yüzeyi üzerine kendi hakkındaki bilgiyi edinecek konumda bırakılmış yegâne yaratık âdemoğludur. Odur bilginin nakline/naklini akledebilen. Onun akledebilme özelliği onda “ben insanım” deme eğilimi uyandırıyor. İstediği şeyin “kendini insan sayma” oluşu âdemoğlunu sırattan geçiriyor. Uğradığı sırat sırat-ı müstakim midir? Bunu nereden bilecek? Eğer saymayı biliyorsa âdemoğlu kendini insan sayabilir. Âdemoğlu saymaya bir, iki, üç (veya çok) ilh… diye başlamış ve bu minval üzere saymanın kendini de insan saymaya ulaştıracağı fikrinde sabitleşmişse çoğalttığı sayı kadar yanlışla uğraşacak demektir. Çünkü âdemoğlunun bir’den başlatarak saymaya başlaması mümkün değildir. Doğru saymayı süreç içinde öğrenme çabası kaderinin en kalın çizgisidir.

Bir’in bilgisi âdemoğlunun bedenine yapışık değil. Dünyaya gelen insan yavrusu önce bir’le değil; çok’la, üçten fazlasıyla karşılaşır. Âdemoğlunun bırakıldığı yerde ne eşyanın, ne de kelimelerin tasnifi vardır. Âdemoğlu kovulduğu yerde olduğu gibi, bırakıldığı yerde de tasnif etmeye yeltenmekle muayyen tasnifi öğrenmeye cehd etmek arasında muhayyer bırakılmıştır. Eğer kendisine neyin tenbih edildiğine bakılmaksızın ‘insan olmayı tasnife yeltenmenin sağladığı’ kabulüyle hareket edilecekse meşguliyet sahası kesret olacaktır. Buna mukabil tayin edilmiş tasnifi öğrenme cehdi ancak vahdet sahasındaki meşguliyetle devam edebilecektir. Tembih ancak yerinde bir tembih olduğu takdirde bu ismi alabilir. Çok sayıda olanın derhal hak ve batıl, gece ve gündüz, üst ve alt, kuru ve yaş, sıcak ve soğuk, kadın ve erkek şeklinde ikiye indirgenebildiği ve iki’nin ikiliğinin bir’siz hiçbir anlam taşımadığı kabulüyle hareket edildiği zaman sırat kendiliğinden sırat-ı müstakim haline gelir. Kendiliğinden; çünkü kesret sahasının gitgide taşra durumuna dönüşmesi kaçınılmazdır. Hâlbuki vahdet sahasında meşguliyete devam edilmek isteniyorsa çıkar yol kendilik istikametinde ilerlemekten geçer.
Meşguliyet! Oluş kendine bundan daha güzel bir isim bulamazdı. İnsanın olduruluşu kâinatın olduruluşundan kopuk değil. Oluş olduruluşa gösterilen rızadan başka bir şey değil. Kâinat çekilip çevriliyor, bu çekilip çevrilişe (itiraz değil de) iltihak etmenin adına insan olmak deniyor. Yerküredeki yaratıklar arasında kâinatın çekilip çevrilişine iltihak etme ehliyeti yalnız insanlara verilmiştir. Diğerleri iltihak ederler; ama bu yaptıkları ehliyetlerine dayanmaz. İnsanın itiraza gücü yettiği için ehliyetli bir iltihak gücünü de elinde bulundurur. İnsan saymayı bilmekle elde ettiği gücü kendini kâinat saymaya vardırıyor. Nasıl âlem-i kebir isteyerek kendini çekilip çevrilmeye bırakmışsa âlem-i sagir de kendini çekilip çevrilmeye bırakıyor. Bütün şahadet âlemi bir dönüş yaşıyor. İnsan ehliyetini bu dönüşe katılmakta kullanıyor. Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı vakitleri bir dönüşün menzilleri, burçları, uğrak yerleri. İnsan kıvamını bu menzillerde yoğrularak buluyor. Bu menzillerde yoğrulmamak demek insan olarak kıvamını kaybetmek demektir. İnsana insanlık kıvamını günde beş vakit namaz verir. İnsan namazda ise kendini kılınmaya bırakmış, kendi kılınmaya bırakıldığı rızasına kavuşmuş olur. Teheccüd namazı insan kılınma bilincinin en arıtılmış durumunu yansıtır.
İstek şudur: İnsan kılınayım. İnsan kılınmak isteyen kim? Bu soru sorulduğunda insan kılınma bilincinin doğduğu, doğmasına elverişli olan bir mekânın bulunması gerektiğini anlıyoruz. İnsan kılınma bilinci hangi mekânda doğar? Bu sorunun cevabı aptes almakla verilir. Aptes su ile alınır diyorsak teyemmümün aptesi ne kadar açıkladığını ayrıca fikretmek, ayrıca düşünmek gerektiğini de kabul ediyoruz demektir. Su ile alınan aptes beşeriyete mensubiyet dolayısıyla bedene ilişen iftiharın reddi ve bedenin insaniyete kavuşma talebinin beyanıdır. Daha doğrusu beşeriyetin canlılar âlemine bir tür kör-kütük mensubiyeti dolayısıyla hâsıl olan biçimsizlikten kurtulma eylemidir. Aptes alınmak suretiyle varlığa ilişkin algılanabilir sınırların belirlenmesi çabası gösterilir.
Önce eller yıkanır. Uzuvlar arasında kibre vesile olmaya en çok ellerin müsait oluşu ellerin önce yıkanmasının sebebidir. İnsan yapısı dedikleri hemen her şeyden eller sorumludur. Elden gelen yapılır. El marifetiyle yapılır. Yapmak en çok elin sebep olduğu bir şeydir. Üstelik bedenin uzuvları arasında kendi kendini yıkayabilme yeterliği gösterebilenler ancak ellerdir. Ellerin istiğnasından korkulur. Eller hubris yolunu açar. İnsan insanlığın kuyusunu elleriyle kazar.
Aptes almanın bir sonraki aşamasında ağza su verilir. Ağzın sınırlandırılması pek mühimdir. Kâinatın tahribine kolaylıkla açılabilecek olan ağız ve ağızlardır çünkü. Felaketlerin çabuklaşması, afetlerin şiddetlenmesi ağızla, ağızdan gerçekleşir. Ağızdan ağıza yayılan korku vericidir. Ağız yıkıcılığın, ifsat etmenin bahane bulduğu mekândır. Ağzı olumluluğa ve üstünlüğe uygun kılmak için yapılacak işler mutlaka ağır zahmet ve sıkı intizam gerektirir. Aptes alınırken ağza su verilmesi çekilen zahmete ve hissedilen intizama dair bir yemin gibidir.
Buruna su verilir. Böylelikle burnun dış cephe itibariyle yalıtkan ve beşeri karaktere yuvalanmış bulunan tahakküm fikrini destekleyen özelliği asgariye indirilmiş ve iç çeper yoklanarak burun aracılığıyla ulaşılabilen hassasiyetlere daha geniş alan açılmış olur. Süfliliğin bastırılmasının kolaylaştırılmasına ve ulviliğin genişlemesine fırsat verilmesine işaret eder.
Yüz yıkanır. Aptes alırken yüz yıkama herhangi bir yüz yıkama değildir. Gerek uykudan uyanıp yıkanan yüz gerekse ağladıktan sonra yıkanan yüz fayda veriyorsa bedenin beşerilikte çakılıp kalmasına yardımcı olduğundan fayda yeriyordur. Sırası geldiği için aptes alınırken yüz yıkanır. Diğer yüz yıkamalardan farklı olarak bu sefer beşeri vasıflar yüzünden kazanılmış bir yüz terk edilir. Yüzün çevrilmeye, yüzün kendini çevirmesine değer niteliği ortaya çıkarılmak istenir. Bakılabilir bir yüz olmaya çabalamaktan ziyade bakılmak istenen bir yüze itibar edildiğinin kararına cevaz verilir. Aptes alınırken yıkanan yüz riyadan mutlak manada sakınmayı vadeden yüzdür.
Kollar dirseklere kadar yıkanır. Dirseklere kadar. O eklem yerleri çıkar ilişkileriyle örülü beşer hayatının dalaverelerine bulaşma yatkınlığıyla anılır. Aptes alınırken kolların dirseklere kadar yıkanışı dalaveresiz bir dirsek temasının teminine imkân hazırlar. Beşer toplulukları içinde bulunmakla gelen duyarsızlık sıyrılıp bırakılır. Kollar dirseklere kadar yıkanır. Bir yandan benlik arayışı hızlandırılır; ama bir yandan da bireylik duygusunun bağımsızlık demek olmadığı gösterilmiş olunur. Eller ne kadar işleyişe ve yapışa medar ise kollar da o kadar irtibata medardır. Kolların dirseklere kadar yıkanmasıyla birlikte bütünleşmeye hazırlanmanın desteklenmesinin, bütünleşmenin tasdik edilmesinin işareti verilir.
Başa mesh edilir. Suyun elle başa değdirilmesi boyutlara verilen öneme ilişkindir. Beşer ortamında başa atfedilen manaların hepsi namaz hazırlığına indirgenir. Yaratılmış olana mahsus eylem sınırının yaratılışla tayin edilen boyut ve boyutlara müdahaleye kadar uzanmadığının ifadesine başa mesh etmek suretiyle varılmış olur.
Kulakların arkasına ve boyna mesh edilir. Bu hareketler varolan şeylerin varlığını anlayabilmek için onların süreçlerle bağına dikkat edilmesi gereğini temsil eder. Süreçlerin tabi olduğu nispette sunî olabileceği hesaba katılır ve itibara alınır.
Nihayet ayaklar yıkanır. Ayaklar hem yerden yalıtmayı sağlamak hem de başa mesh edilme vakıasını tamama erdirmek için yıkanır. Namazı eda etmeye hazır olmak için hem yerle (arzla) beşeri amaçlar doğrultusundaki bağlantıyı kesmek, hem de boyutlara verilen önemi tebarüz ettirmek lazımdır.
Sonuç olarak şunu söylemek gereklidir ki her kim aptes almışsa bununla dünyadaki varlığı hangi bakımdan hesaba katılacak olursa olsun o varlığın belli sınırlar içinde kalması gereğini vurgulamış, dünyada işgal edilen yerin anlamca tutarlılığının bir ihtiyaç olduğu görüşünü benimsemiş ve bir cihaz olmanın eşiğine varmıştır. Aptes almak varlık alanının bir uyumsuzluk alanı olmadığının kanıtlanmasıdır. Aptes alan saçmayı geride bırakmış ve giderek saçmayı savmıştır. Artık namaz onu kılacak, çalışan bir cihaz şekline sokacaktır.
Cihaz; ama bir makine mi? Hiç de değil. Eğer şeklini namazın verdiği cihaz bir makine olsaydı aptes almadan da namaza durulabilirdi. Çünkü makine, çalıştıkça üstün nitelik kazanan bir şey değildir. Hâlbuki namaz insanı kılar. Namazın insanı kılması alınan aptes sayesinde olur. Namazı eda edebilmek için aptesli olmak, aptes almış olmak lazımdır; Çünkü namazın neyi insan kıldığı belirlenmiş olmalıdır. Hem tabiî hem de sunî, dolayısıyla da bu ikisinin mezc edilmesiyle ulaşılan beşerî vasıflarını geriletmeyi göze alamamış birinin insan kılınması eşyanın tabiatına aykırıdır.
İftitah tekbiriyle namaza durulur. Namaza durmak meyveye durmak gibidir. Namaza durmanın bir başka söylenişine de namazda “olmak” denildiğine göre olmanın neden olgunlaşmaya vardığı hayret konusu olmaz.
Namaza duranın yöneldiği aşkın bir mekân vardır. Bu mekânın adı Kâbe’dir. Kâbe kalp şeklindedir. Yeryüzünün hangi bucağında olursa olsun namaza duranlar Kâbe’ye yönelir. Zihninizde canlandırabilirseniz namaz dolayısıyla hangi türden bir topluluğun, ne mahiyette bir topluluğun ortaya çıktığının resmine ulaşabilirsiniz. Yirmi dört saatin her dakikası, her saniyesi namaz vaktidir. Yani namaz kılanlar sebebiyle nefes alıp verdiğimiz her anda hem kalpler Kalbi karşılar, hem Kalp kalpleri karşılar. Kalp kalbe karşıdır. Kalpler kalplere karşıdır.
İftitah tekbirinden sonra ellerini göbeği üzerinde bağlayanlar vardır. Ellerini göğsü üzerine kavuşturanlar vardır. Ellerini yana sarkıtanlar vardır. Hangi biçimde olursa olsun kıyamda duruş yeni bağı kuvvetlendirmek için eski bağın zayıflatıldığının göstergesidir. Erkekler beşerî doğumlarının bedenlerinde kalan izini kapatırlar. Kadınlar doğurdukları veya doğuracakları beşere besin sağlayan uzuvlarını setr ederler. Ellerini hiç bağlamayanlar bütün bedenlerini yeni bağa tahsis ettiklerini belli eden bir duruşla aynı ifadeye katılır. Kıyamdakilerin ellerinin durduğu yer değişik olsa da hepsinin bakışlarının çevrildiği yer aynıdır. Gözlerini namazda olmanın hedefi neyse ondan ayırmazlar. Namazda olmaya kullukla doğan neşeyi kulluktan doğan sorumlulukla birleştirmek denilmesi mümkündür. İki hasletin birleşmesi sebebiyle kıyamda devrilmeyecekmiş gibi ve bilakis devrilecekmiş gibi durulur. Kıyam sırasında Kuran-ı Kerim’in anası olarak anılan Fatiha Suresi okunur. Böylelikle sadece beşere insan olma aşısı ulaşmış olmakla kalmaz, bir de insanlıkta kökleşme yeri sağlanmış olur.
Devrilen, devrilmesine ahdedilen unsuru hakikatin üstünü örtmeyi kendine iş edinen olarak teşhis edebiliriz. Namazı eda edende devirme düşüncesi öyle ağır basar ki kendinde beşer vasfı mahiyetinde duran ne varsa ve ondan ne kadar varsa dik durmasına meydan vermez. İnsanlaşma özlemi beşeriyetin belini büker. Buna rükû denilir. Rükûa varan rahmetli olmakla rahmeti taşımak arasındaki rabıtanın farkına varır. Beşerden insana doğru seyreden “baş” rükûa varmışken bir “bulut” gibi yükselip secdeye “yağar”.
Secde hali Yaratan’ın hediyesi karşısında yaratılanın memnuniyete gark olduğunun ifadesidir. Yaratılmış olanın haşyeti Yaratan’ın elinde olmaktan duyulan emniyete rabt olur. Her şeyin yerli yerinde olduğu anlaşılmıştır. Bu, her şeyi yerine koyanın yanılmazlığı yüzünden böyledir. Secde eden alnını ve burnunu yere değdirir. Secde eden eğer tabiatın bir parçası olduğu için kendinde hangi türden olursa olsun bir muhtariyet bulunduğu vehmine katılmışsa alnını yere koymak, alnını yerle bir etmek suretiyle bu vehmin boşluğunu beyan eder. Secde eden kendine tarihten devralınmış bir muhtariyetin yakıştırılmasından hoşlanıyor idiyse burnunu yere koymak, burnuna darbe indirilmesine ses çıkaramamak suretiyle bütün iddialarını geri alır.
Tehiyyât beşerin “artık” insanlıkta oturmuş halidir. İnsan, Müslüman, mümin tehiyyâtta iken sağ ayağının başparmağı kıbleyi gösterir. Tehiyyâttaki insanı şahadet âlemiyle mânâ âlemi arasındaki kendi yeri hakkında bir fikir sahibi olmanın mahzunluğu Kaplar. Beşerden biri iken namaz tarafından insan kılınmış olmanın vakarı içindedir. Mahzun ve vakur iki omzundaki meleklere selâm verir.

Cuma Mektupları, İsmet Özel

protez

yine antibiyotik yine inatçı bir hasta!
‘dedeciğim, olmaz!’ desem olmuyor. ‘bu ilaç neye yarıyor, söylersen yazarım’ dedim en sonunda.
odaya geldiğinde şikayetlerini sorduğumda ‘yok bir şeyim, şunları yazdıracağım!’ diyen 72 yaşındaki beyefendi ‘çok iyi geliyor ağzımdaki yaraya’ dedi.
yarasını göreyim, belki melhem olurum dedim,
‘şimdi bir şeyim yok protez dişim ağzımı vurunca kullanıyorum bu binlik ilacı’ dedi.
dedim ki ‘bu protezleri ne kadardır kullanıyorsun, diş hekimine en son ne zaman gittin?’
ne dese beğenirsiniz?
‘ben bunları dişçide yaptırmadım ki ! yirmi yıl önce dışarda yaptırdım!’
(sokak protezcisi)
‘beyamca sen yirmi yıldır aynı gömleği, aynı ayakkabıyı mı giyiyorsun? evindeki kumandanın pili bitince değiştirmiyor musun?’ gibi serzenişlerde bulundum.

‘haklısın ama sen bunları yazıver!’ dedi.
yazmadım.
bir anı daha kazandım.

Göz kalbin elçisidir

Göz kalbin elçisidir…Onun tarafından görevlendirilir. Güzel ve manzaralı bir şey bulmuşsa memnuniyet duyar. Fakat göz çoğu defa kalbin başını belaya sokar. Zira öyle güzelleri haber verir ki, ne hepsini elde etmeye , ne de ayrılıklarına tahammüle kalbin gücü yeter…

Bakışlarını, Allah’ ın izni haricinde salıverenlerin hasretleri devamlı olur. Çünkü bakmak sevgiyi doğurur ve kalp bir alakaya sahip olur. Sonra bu alaka kuvvetlenir; vurgunluk derecesine varır. Ve kalbi kaplar. Göz bakmaya devam ettikçe vurgunluk hali kalpten ayrılmayacak bir sevgi halini alır. Artık kalp köle olmuştur ve layık olmayana kulluk yapmaya başlar. Bütün bunlar bakmanın cinayetleridir…

Bir kral iken şimdi bir esirdir o…

Kalp düştüğü haller için gözden dert yanar. Göz ise: “Ben senin memurundum. Bana görev veren sendin.” der…

Bütün bunlar Allah’ın sevgi ve bağlılığından boş kalan kalplerin belasıdır…Kalp, Allah’ı sevmek için yaratılmıştır. Bu yüzden, sevgilisi “O” değilse kulluğu başkasınadır…

İbn-i Cevzi

dünya

Dünyayı arayan kimse olmayacak ve kötü bir şey aradı. Ukbayı arayansa kendine iyi bir hal aramış oldu.Dünya kazancı için çarelere baş vurmak soğuk bir şeydir. Dünyayı terk etmek için çarelere baş vurmak ise caizdir, emredilmiştir.Hile ve çare diye bir zindanı delip çıkmaya derler. Yoksa birisi zaten açılmış deliği kapatırsa yaptığı iş, soğuk ve ters bir iştir.Bu dünya zindanıdır, biz de zindandaki mahkumlarız. Zindanı del kendini kurtar!

Dünya nedir? Tanrı’dan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadın; dünya değildir. Din yolunda sarf etmek üzere kazandığı mala, Peygamber “ne güzel mal” demiştir.

Suyun gemi içinde olması geminin batmasıdır. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin yürümesine yardımcıdır.

Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman, ancak yoksul adını takındı. Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğundan derin ve uçsuz bucaksız su üstünde yüzüp gitti. İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, o denizin üstünde durur.

Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiçbir şey değildir.Şu halde kalbini Min Ledün ululuğunun havası ile doldur, ağzını da bağla mühürle!
Çalışma da haktır, deva da haktır, dert de hak. Münkir kimse çalışmayı inkar da ısrar eder durur.”

arayış

O delikanlı tam yedi yıl sevgilisini aradı, durdu vuslat hayaliyle hayale döndü! Tanrının gölgesi kulun başı üstündedir. Arayan nihayet aradığını bulur. Peygamber dedi ki: bir kapıyı çalar durursan nihayet o kapıdan bir baş çıkar görünür. Bir adamın oturduğu yerin civarında oturursan sonunda elbette o adamın yüzünü görürsün, bir kuyudan her gün toprak çeker, çıkarırsan onunla tertemiz suya erişirsin elbet.

Sen inanmazsan da bunu herkes bilir. Ne ekersen bir gün gelir, onu biçersin. Taşı demire vur da kıvılcım çıkmasın. Böyle şey olmaz, olsa bile nadirdir. Bir adamın bahtı yaver olmaz, bir adamın nasibinden kurtuluş bulunmazsa o adam, ancak nadir olan şeylere bakar! Filan kişi ekin ekti de mahsul devşirmedi, feşman adam sedef buldu da içinde inci yoktu.

Baüroğlu Bel’amla melun İblis bu kadar ibadet ettiler, ne dinleri fayda verdi ne ibadetleri der de o kötü zanlı kişinin hatırına yüz binlerce peygamber yüz binlerce hak yolunana gidenler gelmez bile! Bula, bula gönlüne kasvet veren, gönlünü karartan bu iki misali ulur. Fakat bahtsızlık, gönlüne bundan başka bir misal getirebilir mi ki? Nice kişiler vardır ki neşeli, neşeli ekmek yerken ekmek boğazlarına durur, ölümlerine sebep olur!

A musibet, sen de ekmek yeme de onun gibi kötülüğe uğrama bari! Nice yüz binlerce adam da vardır ki ekmek yer kuvvetlenir, can besler. Ezelden mahrum ve bir ahmağın oğlu değilsen o arada bir olup gelen şeye neden saplandın? Şu alem güneşin ayın nuruyla dopdolu da o başını kuyunun dibine eğmiş. ” Aydınlık var diyorlar, bu söz doğruysa nerede hani?” deyip duruyor.

A alçak, başını kuyudan kaldır da bak! Bütün dünya doğu, batı, o nurla nurlanmış, fakat sen kuyudayken o nur, sana vurmaz ki! Kuyuyu bırak, köşklere, bağlara git burada inat edip durma, inat meş’umdur denmiş! Kendine gel, filan adam filan yıl ekin ektide mahsulünü çekirgeler yedi.

Ben neye ekeyim, burası korkulu bir yer neden elimdeki buğdayı yerlere saçayım deme. Ekin ekmeyi terk etmeyen işten güçten kalmayan ektide sen kör gibi durup dururken ambarlar doldurdu. O delikanlı da ümitle, neşeyle bir kapıyı çalıp duruyordu; nihayet bir gün sevgilisini tenhaca buldu, vuslatına erdi. Bir gece bekçinin korkusundan kaçıp bir bağa girdi.

Orda sevgilisini mum gibi buluverdi. O sebebi halk eden Tanrıya o anda hamd ederek dedi ki. ” Yarabbi, sen bekçiye rahmet et!” bilinmez anlaşılmaz sebepler halk etmişsin. Beni cehennem kapısından cennete almışsın! Hiç kimseyi, hiçbir şeyi hor görmeyeyim diye şu işe bunu sebep ettin. Ayak kırıldı mı Tanrı kanat ihsan eder. Kuyunun dibinden bile bir kapı açar da.

Sen ağaç üstünde ol, kuyu dibinde bulun, buna bakma, beni gör, bana bak ki yolun anahtarı benim, yolu ben açarım der!” kardeşim gayrı bu hikayenin arda kalan kısmını anlamak istersen dördüncü ciltte ara!