Ol! demeden olmaz…

Mü’min / 68

هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ فَإِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

O, hayatı veren ve öldürendir. Öyle ki bir işe hükmettiği zaman, artık ona sâdece: “Ol!” der; (o da) hemen oluverir!

Her işi Allah’a bağlamak lazım, her işte ve her işin her aşamasında O’nun müdahalesi vardır.

Bu ayetin son kelimesi olan ‘فَيَكُونُ‘ kelimesine türlü türlü meal veriliyor. ‘oluş sürecine girer’, ‘olmaya başlar’ gibi. Bu meal biçimi şeklen doğru olsa da bir şeyi gizlemesi hasebiyle eksiktir. Bu kelimenin ilk harfi olan ‘ف‘ harfi İSTÎNÂF HARFİdir.

İstînafiye harfi: Birbirine atfetme imkanı olmayan iki cümle arasında (biri emir diğeri muzari olması gibi) geldiği zaman bu adı alır. İstînafiye harfinden öncesinin dilek (talep, inşa), sonrasının haber (bildirme) kipi olması veya tersi olması halinde ortaya çıkar.

Bir şey oluyorsa O dediği içindir!

 

[fruitful_sep]

Bakara 117  بَدِيعُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Âl-i İmrân 47   قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ قَالَ كَذَلِكِ اللَّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Mü’min 68   هُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ فَإِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
En’âm 73   وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَيَوْمَ يَقُولُ كُنْ فَيَكُونُ قَوْلُهُ الْحَقُّ وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ
Nahl 40   إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Meryem 35   مَا كَانَ لِلَّهِ أَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍ سُبْحَانَهُ إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Yâsîn 82   إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

 

Selamun Aleykum

En’âm / 54

وَاِذَا جَٓاءَكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۙ اَنَّهُ مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءاً بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَصْلَحَ فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Ayetlerimize iman edenler yanına geldikleri zaman kendilerine şöyle de: “Allah’ın selâmı üzerinize olsun. Rabbiniz rahmetiyle tecellîyi irade buyurdu, içinizden biri bilmeksizin bir masiyet işler de arkasından döner kendini ıslah ederse ona karşı gafûr olmayı, rahîm olmayı irade buyurdu. 55. Bizler hakkın yolu da, mücrimlerin yolu da âşikâr olsun diye âyâtımızı böyle ayrı bildiriyoruz.

Aldanmak

Hadîd / 14
يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ

Münafıklar o gün mü’minlere seslenirler: “Biz sizinle beraber değil miydik?” Mü’minler: “Evet beraberdiniz” derler. “Fakat siz kendinizi, kendiniz yaktınız. Hep mü’minlerin felaketini gözlediniz. İslâm dini hakkında şüphe ettiniz, sizi kuruntular aldattı, sizi o çok aldatan şeytan veya dünya Allah’a karşı güvendirerek, sizi Allah ile aldattı da nihayet ölüm veya Allah’ın azabı gelip çattı.”

Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene vahy etmiştik

Tâ-Hâ / 38

 

 

اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ

Bu ayetin mealini okurken bir sual geliverdi:

“‘vahyedilecek şeyi vahy etmiştik’ ne anlama gelir?”

Meal şöyle: “Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene vahy etmiştik.” 

Böyle bir cümle yapısını yerine ‘Bir zaman annene şöyle vahvettik‘ denilse olmaz mı? şeklinde bir sual!

Arapça olarak, sonraki ayeti de dikkate alarak, incelemek lazım tabii ki!

 اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ اَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِيَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَعَلٰى عَيْنِي

 

Musa’yı sandığa koy; sonra onu nehire (Nil’e) bırak; nehir onu kıyıya atsın da benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın

Burada مَا ismi mevsulü ile sonraki cümleye geçiş yapılıyor. Sonraki cümle ise …يُوحٰىۙ اَنِ اقْذِفِيهِ şeklinde devam ediyor. 38.ayet tek başına meallendirilince Türkçe’ye göre zorlama bir yapı ortaya çıkıyor:

Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene vahy etmiştik.

39.ayette de ayetin ikinci kısmında muhatap değiştiği, hz Musa olduğu, halde meal yapılırken dikkatsizlik yapılıyor!

Zaman yok!

Hz Muhammede söylüyor

Hz Musayı anlatıyor

Hz Musanın annesine olan vahiy Hz Musaya hatırlatılıyor

 

Hadi bir daha yapsana! (II)

“Harikuladelikler” (!) karşısında şaşkına dönen her genç (!) zihin, şaşkınlığının semeresini, kendisini şaşkına çeviren “numara”nın tekrarlanması halinde ancak devşirebileceğini düşünür ve şaşkınlığı arttıkça, şaşkınlığından aldığı hazzı da artırmaya çalışır. Şaşkınlığın verdiği hazzın merak ve tecessüse dönüşmesi gerekirken, başka bir deyişle, hayreti ona “hakikat’in talibi/takipçisi” vasfını kazandıracakken, o hayretinden bilgiyi hasıl etmek yerine, kendisini şaşkına çeviren numaracıya “hayran” olmakla yetinir. Tek başına “hayranlık” ona kafi gelir; aldığı hazzın başını döndürüyor olması pek tabii ki onun bilgi’nin emek isteyen vadilerine adım atmasını sağlamaz; hep dönmek, döndürülmek ister, gerisini düşünmez. Öyle ki kendisini şaşkına çeviren, şaşkına çevirmekle başını döndüren, başını döndürdükçe tam da genç beyinlere mahsus zevki kendisine tattıran “numaracı”lara medyun olur. Kulluğa, köleliğe yatkınlığı da bundandır. Bilgi sahibi, tavır sahibi, istikamet sahibi olmak yerine, kolayca “tabi olmanın”, numaralardan aldığı hazz ve zevkin idamesini mümkün kıldığını/kılacağını o da bilir. VE bu yüzdendir ki abilerinden, üstadlarından, metbularından sürekli “numara” bekler, her daim onlara “Hadi bir daha yapsana!” demekten kendini alamaz. Okurken, düşünürken, araştırırken bilgi’ye ulaşmayı, hakikate kavuşmayı değil, bulunduğu mertebedeki şaşkınlığın hasıl ettiği zevkin sürmesini arzu eder.

Çevrenize dikkatle bakarsanız, etrafınızın, hayatını “Hadi bir daha yapsana!” demekle geçirmiş, bir süre sonra istekleri yerine getiril(e)meyince de bu oyundan vazgeçmiş zavallılarla dolu olduğunu görürsünüz; gençlik yıllarına mahsus şaşkınlıkların peşinden koşup kendilerini şaşkına çeviren numaraların hakikatini öğrenmek yerine, bu numaraların sürmesini istemiş zavallılarla… O kendilerine hayran oldukları numaracı abilerin, numaracı yazarların, numaracı önderlerin şapkalarını geri getirebilecek güçten yoksun olduklarını farkettiklerinde, beklenti dolu, tebessüm dolu yüzleri hemen abuslaşır, solar; o anda ihanete uğradıklarını düşünürler tabiatıyla… Ne gariptir ki yine şaşkındırlar ve fakat bu sefer şaşkınlıkları kendilerine hazz ya da zevk değil, bilakis acı ve ızdırap verir, hatta bir tür korkuya, itimatsızlığa, güvensizliğe dönüşür.
Gençlik yıllarında tüm samimiyetleriyle bir fikre, bir ideolojiye mensup oldukları, o fikir, o ideoloji uğruna birçok şey yaptıkları halde, orta yaşlara gelince alıklaşan, ahlaksızlaşan, herşeyi mübah görmeye başlayan “eski tüfekler”in (!) temel sorunu budur işte. Onlar hayran olmuşlar, hayran olmakla yetinmişler ve bütün gençliklerini hayranlıklarını sürdürecek numaraların peşinden koşmakla geçirmişlerdir. “Hadi bir daha yapsana!” şeklindeki talepleri de bir daha (ikinci kez) karşılık görmeyince de küsüp “Bari bundan böyle işimize bakalım” demeyi daha akıllıca bir seçenek olarak görmüşlerdir.
Hepsi mi böyle yapmıştır?
Elbette hayır! Çoğu böyle yapmıştır onların… Bir kısmı da eski numaracı abilerinin yerine geçip arkadan gelenlerin şapkalarıyla aynı oyunu sürdürmeyi denerler. Oyuna o denli alışmışlardır ki oyunun neresinde yer aldıkları artık önemli değildir. Üstelik hayran olmak yerine, -geçici bir süre için de olsa- başkalarını kendilerine hayran bırakmanın zevkini tadarlar. Aldanan değil, aldatan mevkiinde olduklarından hayran kalmaktan hasıl olan zevki, hayran bırakmaktan hasıl olan zevkle değiştirmekte bir beis görmezler.
Şaşkına dönmek, esasen utanılacak bir durum değildir. Bilakis şaşkına dönmek, şaşkına dönebilecek bir mizaca sahip olmak fazilettir. Sorun, şaşkına dönmekten/döndürülmekten değil, bu şaşkınlığın hazzıyla yetinmekten; her daim başkalarının kendisine “numara” yapmasını beklemekten kaynaklanır.
“Numaracılar” hep vardı, halen de var ve olmaya da devam edecekler. “Numara meraklıları” da keza. Bu o denli büyük bir çarktır ki dışarıda kalabilenleri pek yok gibidir.
Çarkın dışına çıkanların ya da kendilerini bir biçimde çarkın dışına atabilenlerin “Biz de gençken bu tür şeylere inanırdık” yollu palavralarına kanmamalı; aksine onlardan halihazırda zevk aldıkları “numara”nın ne olduğu sorulmalı.
Size bir Latin atasözü: “Hiç kimse sonradan dalalete düşmez!”

Hadi bir daha yapsana!

Oğlunun, kendisine birkaç saat evvel satın almış olduğu şapkasıyla birlikte, trenin penceresinden başını dışarı çıkarıp sarktığını gören baba, birkaç kez oğlunu ikaz etmiş içeri girmesi için. Fakat küçük afacan babasının uyarılarını duymazlıktan gelip rüzgarla arasındaki oyuna devam etmiş, baba ne kadar, oğlum yapma, içeri gir, şapkanı düşüreceksin, dediyse de küçük afacanı iknâ etmesi mümkün olmamış.

En nihayet sabrı tükenen baba, çocuğun farkedemeyeceği bir şekilde başından şapkayı kapıp, bak gördün mü, demiş, ben seni uyarmıştım, işte sonunda şapkanı düşürdün!

Şapkasını kaybettiğini sanan çocuk tabii bu duruma çok üzülmüş ve gözünde iki damla yaşla tam da mahzun mahzun yerine oturacakken, babası, elinde tuttuğu şapkayı ona gösterip, al şu şapkanı bakalım, fakat bir daha da satren2kın trenin penceresinden başını çıkarıp sarkma, olur mu, diye oğluna tenbihte bulunmuş. Çocuk babasının elinden sevinçle şapkasını alıp bir süre uslu uslu oturmuş.

VE çok geçmeden tekrar pencereye koşmuş, heyecanla şapkasını dışarı fırlattıktan sonra babasına yalvaran gözlerle bakıp şöyle demiş:

Babacığım, n’olur demin yaptığının aynısını bir daha yapsana!

Hakikate işaret etmek kadar hakikate nasıl işaret edilebileceğini de önemseyenler için bu hikâyenin gayet elverişli imkânlar sunduğunu bilmem benim gibi sizler de kabul eder misiniz?

Kendilerini, hakikate —hakikatten her ne anlıyorlar ise!— işaret etmek mevkiinde görenlerin başkalarını uyarmak ve onları kendilerini bekleyen tehlikelerden korumak amacıyla başvurdukları masum hilelerin işe yarayıp yaramaması önemli değildir aslında. Önemli olan bu hilelerin bir hile olduğunu ortaya çıkaracak sevimli safdilliklerin başlarına açtığı/açacağı gailelerdir.

Bu bakımdan hakikate, ne kadar iyi niyetlerle kullanılırsa kullanılsın, hakikat değeri taşımayan, hakikate layık olmayan, kısaca gayr-ı hakikî araçlardan istifade edilmek suretiyle işaret edilemeyeceğini bilenler, hakikatle aralarında varolan nisbeti korumanın, hakikat sevdalılarının miktarını artırmaktan çok daha önemli olduğunu da bilirler.

Buna mukabil, hakikati temsil etmeyen, temsil etmek ne kelime, hakikate nisbeti bile olmayan masum hilelerden medet umanlar, muhataplarının, o hilelerin her hâlukârda tekrarlanması talebinde bulunacaklarına ihtimal vermedikleri gibi, kendilerinin bu hileleri her zaman tekrarlayamayacaklarını unuturlar ve böylelikle haramda şifa arar duruma düşmekten de kurtulamazlar.

Uyarılar kâr etmediğinde, söylenenler bir işe yaramadığında, kişinin muhatabını kendince doğru yola getirmek için başvuracağı yöntem, sadece hakikatin kendisine işaret etmekten başkası olamaz.

Sadece işaret etmek.

Evet, sadece ima etmek.

Açıkça göstermek veya teşhir etmek değil, sadece ama sadece işaret ve ima etmek.

İşte bu, anlatım sanatını, yani dolayımı mümkün, hatta mevcud kılan vasattır; sanat bu dolayımın ürünüdür.

İrfanın (bilgeliğin) niçin sanatkârâne deneyimlerden yararlanmaksızın tezahür edemediği, neden dolayıma başvurmaksızın kendisini tebarüz ettiremediği sualinin cevabını bulamayanlar, anacaddelerde pazarlanan, teşhir edilen piyasa mamullerini arasokaklarda saklı duran bilgelik kırıntılarına tercih edenlerden başkası değildir. Dolayısıyla böylesi bir açıklığa râm olmak demek, ancak sathî olanla (satıh üzerinde varolabilenle) yatıp kalkmanın bedelini ödemek, cismi, sureti, şekli, hadi bir adım daha gidip söyleyelim, somut olanı kutsamak alışkanlığının kadîm cezasına çarpılmak demektir.

Bilgeliğin mukallidleri, dün yaptıklarının aynısını bir daha yapamayanlardır.

Sözümona bilgeliğin talipleri ise, yapılanın aynısının bir daha yapılmasını istemek gafletiyle meşbu safdillerdir.

Bu ne de trajik bir hikaye, demeyelim de önce biz bu hikâyenin hangi tarafında yer tuttuğumuza bir bakalım.

Evet, hangi tarafında yer aldığımıza değil, hangi tarafında yer tuttuğumuza.

Karpuz Katili

Bir zamanlar kendi ülkesinin yolunu şaşıran birisi, bilmediği bir ülkeye, Budalalar Ülkesi’ne girmiş. Görmüş ki bir tarlanın kenarında endişeli, korku içinde bekleşen adamlar vardır. Köylülere niçin bekleştiklerini, neden korktuklarını sorunca şu cevabı almış: “Ekip biçmek istiyoruz, fakat tarlada bir canavar var. Ondan korkup tarlamıza giremiyor, buğdayları biçemiyoruz.” Yabancı tarlaya bir göz atınca görmüş ki köylülerin korktuğu “canavar” irice bir karpuzdur ve tarlanın içinde haşmetle yatmaktadır. “Ben bu canavardan korkmam”, demiş köylülere, “isterseniz onu size öldürüvereyim”. Adam tarlaya girmiş, kuşağından çıkardığı bıçağıyla önce karpuzdan bir dilim kesmiş ve yemeğe başlamış. Bu manzara, halkı dehşete düşürmüş derhal. Budalalar Ülkesi sakinleri karpuzdan değil, canavarı kesip yiyen yabancıdan korkmuşlar bu sefer. Demişler ki, bu adam ene gözü dönmüş biridir ki canavarı öldürdüğü yetmiyormuş gibi onu yiyebiliyor. Hemen harekete geçmişler ve tırmıkları, orakları, yabalarıyla yabancıyı kovalamışlar, ülkelerinden atmışlar.

Bir süre sonra yolunu kaybeden bir başka yabancı gelmiş Budalalar Ülkesi’ne. Yine aynı durum doğmuş. Tarlada bir canavar varmış ve köylüler korkularından ekinlerini biçememekteymişler. Bu ikinci yabancı ülke halkına yardım etmeye kalkışmamış. Bakmış ki bu insanlar karpuzu tehlikeli görüyor, ondan korkuyorlar; köylülerin korkusunu paylaşmış. Yaklaşmamış canavar karpuzun yanına yöresine. Budalalar Ülkesi halkı bu yabancının kendileri gibi bir insan olduğunu anlamışlar. Güvenmişler ona. Aralarına almışlar, uzun yıllar birlikte yaşamışlar bu yabancıyla. Tarlada yatanın bir canavar değil de bir karpuz olduğunu bilen yabancı, uzun yıllar boyunca köylülere canavardan korkmanın gereksizliğini adım adım anlatmış. Sonunda başarılı da olmuş. Budalalar Ülkesi halkı karpuz korkusunu yenmekle kalmamışlar, karpuz yetiştirmeye başlamışlar en nihayet.

Bu kıssadan kısa yollu bir hisse çıkarmak niyetinde değilim. Çünkü bence her iki yabancının tavrı da yanlıştır. Biri diğeri aleyhine tercih edilemez.

Budalalar Ülkesi’nin giren ilk yabancının yanlışı kendini bir tek gerçekten haberdar olmakla çevresindeki insanlardan üstün saymasındadır. Karpuzun canavar olmadığını bilmektedir, ama budalaların da insan olduğundan, kendi yanlışının nerede olduğundan haberdar değildir. Üstelik karpuzu kesip yemekle nobranlık yapmış, basit bir farkı kendi lehine kullanma kurnazlığı gösterme yoluna gitmişti. Eğer köylüler ondan korkup kovmayacak olsalardı, bu maharetiyle onlar arasında seçkin bir yer tutma girişiminde bulunabilirdi. Karpuzun yerine geçen bir canavar olmaya namzet idi.

İkinci yabancının yanlışı ise halkın güvenini kazanmak adına onlarla bir hatayı paylaşmış olmasındadır. Gerçi hikâyemizde Budalalar Ülkesi ahalisi sonunda karpuz korkusunu yenmişler ve karpuz ekmeyi başarmışlardır ama bu sonuç hiç de istihsal edilemeyebilirdi. Benim anlayışıma göre edilemez de. Çünkü gerçeğin üzerini örtmeyi kabul eden, sonradan bu örtüyü kaldıracak gücü kendinde bulamayacaktır. Samimiyetsizliğe, strateji ve taktik uğuruna yalana rıza gösteren, değil yalnızca rıza göstermek bu yalanı ika eden kişi sonradan gerçeği ifade etmek hak ve imtiyazını elinde bulunduramayacaktır. Gerçek ve hakikat insanların kalbine sinsice yerleştirilemez. Zor altında kalmadıkça gerçeği bilen kişi gerçek yerine yalanı dile getirmemelidir. Eğer bunu yapıyorsa yarın bize gerçeği söyleyeceğinin, söylediğinin teminatı ne olacaktır ki?

İnsanların yüzlerine budalalıklarını vururcasına hakikati ifade etmenin tehlikesi şüphesiz ki vardır. Ama bu davranışı gurura kapıldığı için değil d tek çaresi bu kaldığı için gösteren kişi mazurdur. Çünkü kendine karşı dürüst kalmaktan daha değerli bir vasıf bilmiyorum ben. Bu tavrın zıddı ise şartlar gerektiriyor diye gerçeği reddetmek biçiminde karşımıza çıkar. Hâlbuki şartlar hiçbir zaman gerçeği söyleyecek kıvamda olmayabilir. Bu yüzden mutlaka gerçekle yalan, hakikatle vehim arasındaki sınırı belirgin kılacak tavır kendini ortaya koymalıdır. Bu yapılamıyorsa yalana iştirakten mutlak olarak imtina etmek gerekir.

 

(Zor Zamanda Konuşmak, İsmet Özel – sy. 350)